
Suriye ve “İsrail” Tehdidi: Bölgesel Güvenlik Ortamındaki Dönüşüm, Zorlama Girişimleri ve Tepki Seçenekleri Arasında
Özet:
Suriye bugün, güç dengelerinin eşi benzeri görülmemiş bir hızla değiştiği çalkantılı bir bölgesel ortamın merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda, “İsrail” içindeki giderek daha aşırı eğilimlerin yükselişi, güney Suriye’ye yönelik doğrudan tehdidi artırmakta ve geleneksel güvenlik gerekçelerini aşan yeni askerî ve siyasal gerçeklikler yaratmaktadır. “İsrail”in Katar’a yönelik saldırısı ve “Büyük İsrail” söylemini yeniden canlandıran yayılmacı söylemler, Körfez ülkeleri, Mısır ve Türkiye’de tehdit algılarının yeniden tanımlanmasına katkıda bulunmuş; yeni savunma ortaklıklarının güçlenmesi, Çin’in artan varlığı ve ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güvenin azalması gibi stratejik dönüşümlerin önünü açmıştır.
Bu dalgalı ortamda, Washington’un bölgesel öfkeyi yatıştırma çabalarına rağmen ABD’nin güvenilirliğinin aşındığı görülmektedir. Katar’ın “NATO üyesi olmayan başlıca müttefik” statüsüne sahip olması ve ileri düzey ABD kuvvetlerinin konuşlandırılması gibi önceki düzenlemeler, “İsrail” saldırısını engelleyememiştir.
Aynı zamanda, Rusya’nın Doğu Avrupa’daki mevcut ihlalleri ve 2015’te Türkiye’nin bir Rus uçağını düşürmesi olayı, Amerikan güvenlik şemsiyesinin sınırlarını ve gerçek tehditleri caydırma kapasitesinin kısıtlılığını göstermektedir. Bu durum, özellikle Washington’un “İsrail” lehine açık yanlılığı göz önüne alındığında, Suriye–“İsrail” müzakerelerinde gündeme gelebilecek herhangi bir “güvenlik garantisini” kuşku altında bırakmaktadır.
Buna paralel olarak, “İsrail”in güney Suriye’ye yönelik hedeflerinin yalnızca bir “tampon bölge” kavramını aşan bir proje olduğu giderek daha net hâle gelmektedir. Tel Aviv, güvenlik söylemini Yahudi dini anlatılarına dayanan dinsel–ideolojik bir arka planla birleştirerek, kontrolünü “tarihsel bir geri dönüş” olarak sunmaktadır. Bu anlatılar, Horan ve Golan’daki eski Yahudi mülklerine ilişkin dosyaların yeniden gündeme getirilmesi ve Şam’ı “İsrail’in hedeflediği jeopolitik alanın” parçası olarak gösteren çarpıcı açıklamalarla desteklenmiştir.
Şam ile “İsrail” arasındaki güvenlik müzakere gündemleri de sınır düzenlemelerinin ötesine geçerek, yeni Suriye devletini daha geniş bir bölgesel mimari içine yeniden yerleştirme girişimlerine işaret etmektedir. ABD–“İsrail” önerileri arasında, Şam yakınlarında ABD askerî varlığı oluşturulması, yaptırımların kaldırılmasının Suriye’nin “İbrahim Anlaşmaları”na katılımına bağlanması ve Suriye’nin Golan üzerindeki “İsrail” işgalini zımnen kabul etmesi; ayrıca “Hizbullah”ın ve hatta “Hamas”ın silahsızlandırılmasına ilişkin rollere dair imalar yer almaktadır.
Bu karmaşık ortam, yeni Suriye’yi dört ana seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır: baskıları tümüyle reddetmek; temkinli ve olumlu uyum sağlamak; zorunluluk baskısıyla sınırlı açılım göstermek; ya da “İsrail”e uzun vadeli stratejik kazanımlar sağlayacak geniş kapsamlı normalleşmeye yönelmek. Mevcut verilerin analizi, en uygun yolun ölçülü olumlu uyum olduğunu göstermektedir: normalleşmeyi ve egemenlikten tavizleri reddetmek, buna karşın bölgesel karmaşıklıkları dengeli biçimde yönetmek ve hesaplanmamış bir askerî çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak.
Bu yaklaşım, yeni parlamentonun rolünün etkinleştirilmesi yoluyla iç gücün tahkim edilmesini, güney Suriye’yi işgalle günlük karşılaşmanın sahası olarak tanımlayan net bir ulusal anlatının inşa edilmesini ve “İsrail” saldırılarıyla karşı karşıya kalan halklarla açık bir dayanışma sergilenmesini gerektirmektedir. Ayrıca, güvenlik, siyaset ve medya araçlarını bütünleştiren kapsamlı bir ulusal programın başlatılması; devletin manevra kabiliyetinin artırılması ve uluslararası baskıların dayatılmış normalleşmeye veya tehlikeli egemenlik tavizlerine dönüştürülmesinin önlenmesi zorunludur.
Türkiye’nin “İsrail” ile İran arasında yaşanan “on iki günlük savaş” sonrasında, görece gücüne ve istikrarına rağmen olası çatışma senaryolarına hazırlanmaya başlaması, stratejik tehditleri fark etmenin teorik bir seçenek değil, güvenlik açısından bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Türkiye böyle bir hazırlığı gerekli görmüşse, zaten “İsrail” hedeflemesinin merkezinde bulunan Suriye’nin bu tehdidi yönetmek için kapsamlı bir ulusal doktrin geliştirmesi daha da elzemdir.
Tüm bu çerçevede yeni Suriye, ulusal sabitelerden taviz vermeden, yeni bölgesel dengeler ağı içinde esnek biçimde hareket eden bir hat benimseyerek bölgesel konumunu yeniden tanımlama fırsatına sahiptir; ne zorla sürüklenen ya da bağımlı bir aktör hâline gelmeden, ne de acı sonuçlar doğuracak askerî maceralara atılmadan.
Raporun tamamını okumak için tıkla (Arapça)
باحث ومستشار، كتب و شارك في كتابة العديد من الأوراق المتعلقة بالملف السوري. كما عمل مستشاراً وباحثاً في الشأن السوري لدى عدة مراكز سياسات سورية ناشئة، ولدى منظمات دولية. مدرب في مجال أساسيات ريادة الأعمال وأساسيات التحليل السياسي،




