
“Kaybolma” mı “Kaçırılma” mı? “Güvenlik Yokluğu” mu “Sistematik Politika” mı? Özgürleşme Sonrası Kadınların Kaçırılması Vakaları
Özet:
Bu çalışma, Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye’de kaybolma olgusunu, güvenlik, siyaset, toplum ve medya boyutlarının iç içe geçtiği son derece hassas bir dosya olarak ele almakta ve bu meselenin iç ve dış kutuplaşma bağlamlarında yeniden araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır.
Çalışma, geçiş dönemlerinde güvenlik koşullarına ışık tutarak başlamaktadır. Bu tür dönemlerde şiddet yeni biçimler altında geri dönebilmekte, eski aktörler yeniden sürece dâhil olabilmekte ve polis teşkilatları kamu düzenini sağlama konusunda zayıflık ve kapasite sorunları yaşayabilmektedir. Kırılgan kurumsal yapılar, bazı aktörlerin bu güvenlik boşluğunu istismar etmelerine ve korkuyu, etnik veya mezhepsel grupları seferber etmek ve onları siyasal olarak yeniden kullanmak için bir araç hâline getirmelerine imkân tanımaktadır. Bu süreçte söylentiler ve sahte haberler, kamuoyunu yeniden şekillendirmek ve yeni kolektif kimlikler inşa etmek için kullanılmaktadır.
Suriye’deki durum, benzer geçiş bağlamlarına sahip diğer ülkelerden büyük ölçüde farklı değildir. Geçiş bağlamının analizi ve dört uygulamalı vaka çalışması (Kayıplar Komisyonu, sosyal medya paylaşımları, “Suriyeli Kadınların Kaçırılmasını Durdurun” kampanyası ve Batı medyası kapsamı), kaybolma ve kaçırılma vakalarının Suriye toplumunda yeni bir olgu olmadığını göstermektedir. Aksine, bunlar 2011 öncesinde var olan, çatışma yıllarında yoğunlaşan ve özgürleşme sonrasında kırılgan güvenlik ortamı, silahların yaygınlığı ve önceki denetim mekanizmalarının çözülmesinden yararlanarak farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkan şiddet ve suç kalıplarının devamıdır. Vakaların büyük çoğunluğu cezai, sosyal ve ekonomik saiklerle gerçekleşmekte olup, mevcut verilere göre sistematik veya mezhepsel nitelikte bir politika düzeyine ulaşmamaktadır. Bununla birlikte, fidye, şantaj veya insan ticaretiyle bağlantılı gerçek kaçırma vakalarının varlığı da inkâr edilemez.
Bulgular, sosyal medyada ve bazı hak temelli söylemlerde, belirli mezhepsel arka planlardan gelen kadınlara ilişkin vakalara seçici bir odaklanma olduğunu, buna karşın diğer topluluklardan kadınları, erkekleri ve çocukları etkileyen benzer vakaların büyük ölçüde görmezden gelindiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, korkunun siyasallaştırılmasına, söylentilerin büyütülmesine, toplumsal bölünmelerin derinleştirilmesine, hak savunuculuğuna ve yeni kurumlara duyulan güvenin zedelenmesine ve cezai nitelikteki suçların mezhepsel siyasi suçlar olarak yeniden çerçevelenmesine yol açmaktadır.
Çalışma, kadınların kaybolmasının arkasında birçok neden bulunduğunu vurgulamaktadır. Bunlar arasında güvenliğin yokluğu, güvenlik sisteminin zayıflığından yararlanan eski kaçırma ve gasp çetelerinin yeniden faaliyete geçmesi ve “kaçırma evliliği” ya da “namus cinayetlerine” ilişkin cezai yaptırımlar gibi kadınları ailelerinden kaçmaya itebilen sosyal ve hukuki normların sürmesi yer almaktadır. Ayrıca ağır ekonomik koşullar, kadınları her türlü destek ve korumadan yoksun bir ortamda istismara daha açık hâle getirmektedir. Toplumsal gerilimler, düşük güven düzeyi ve intikam korkusu ise söylentilerin kolaylıkla inanılır hâle gelmesine ve belirli mezheplerin hedef alındığına dair iddiaların yayılmasına zemin hazırlamaktadır.
Sonuç olarak çalışma, kadınların korunmasının yalnızca güvenlik temelli ya da söylemsel bir yaklaşıma indirgenemeyeceğini vurgulamaktadır. Bunun yerine, güvenlik sektörü reformu, geçiş dönemi adaleti, sosyal ve ekonomik koruma, bilgi yönetimi ve dezenformasyonla mücadeleyi birbirine bağlayan bütüncül bir yol izlenmesi gerekmektedir. Bu dosyanın abartıdan, inkârdan ve siyasallaştırmadan uzak, sorumlu bir biçimde ele alınması; toplumsal barışın güçlendirilmesi, mağdurların korunması ve kadınların acılarının son derece kırılgan bir geçiş döneminde siyasi çatışmanın aracı hâline getirilmesinin önlenmesi için temel bir koşuldur.
Raporun tamamını okumak için tıkla (Arapça)



